14 Aralık 2019, Cumartesi - 22:00

Gönderen Konu: Söz, Dil, Millet - Boyunduruktan Kurtulmak İçin Herşeyden Önce Millî Benlik  (Okunma sayısı 72187 defa)

0 Üye ve 53 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
Âşık olduğum, içimin gittiği eridiği yırlardan, türkülerdendir. Can Kırım'dan.

İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
   Caner Çetin üstadım,bizlere sunduğunuz bu bilgi hazinesi için,çok emekler harcayıp paylaştığınız bu Şaheser için sizlere teşekkürü bir borç bilirim.Söylediğiniz gibi çok zengin bir dil olan Türkçenin,konuştuğumuz bu dilin,ortaya konan eserlerle,Türklerin göçebe bir toplum olmayıp büyük bir medeniyetin öncüsü olduğu gerçeği gerek Türk tarihçileri,gerek antropologları,gerek dil bilimcilerini zerre kadar ilgilendirmemiş ve günümüze kadar bizlere doğru düzgün bir bilgi sunmamışlardır.Bizim akademisyenlerimiz hazır varken ne diye yorsunlar bir taraflarını.Fransız,Alman,Rus araştırmacıların bulguları! varken neden uğraşsınlar ki.Zaten hazırda yabancıların araştırmaları var.Bizimkiler bu nedenle Türkleri  göçebe,barbar ve hiç bir yazılı eseri olmayan yabani bir ırk olarak batını tasvirine olduğu gibi katılmışız.katılmasak bile karşı bir argüman sunamamışız.

   Kazım Mirşan,Turgay Tüfekçioğlu ,Haluk Tarcan, Oktan Keleş gibi tarihçilerimizin araştırmaları sonucunda vardığı bulgular, Türk medeniyetinin neredeyse tüm medeniyetlerin beşiği olduğu kanısına varır.Bu bilim insanlarımızın bulguları bildiğim kadarıyla hiç bir tarihçi tarafından yalanlanmadı.Yalanlamasa bile yine batının bulguları günümüzde halen daha kabul edilir ''akademisyenlerimiz'' tarafından.

   Vakti zamanında İnönü sadece radyolu günlerde Türk sanat musikisini,Türk Halk müziğini yasaklayarak sadece ve sadece klasik batı müziği yayınlanması emri vermiş ve Anadolu insanına olmadık işkence çektirmişti.Zannediliyor ki halkımıza klasik batı müziği dinletilirse bizim toplumumuz da Avrupai olacak.Günümüzde de bu hastalık neredeyse tüm Güzel sanatlar Fakulteleri,Konservatuvarlar ve Eğitim fakulteleri Müzik bölümlerine de sirayet etmiş buradaki hocalar Klasik batı müziğinden başka bir şey dinlememe yemini etmişçesine,Türk müziğine,Arap müziğine(Genelde Arabesk tarzına) karşı şiddetli bir alerjileri olmuştur.Türk müziğine tahammülleri yoktur.Karşılarına geçip bir bağlama çalınsa onlara küfretmiş gibi hissederler.

   Bir toplumun kültürel derinliği kullandıkları dil,geleneksel müzikleri,halk arasında oynanan oyunları(Düğünlerde,Kınalar da,ağıtlarda,sünnetlerde,nevbahar aylarında bereket ve bolluk olması için düzenlenen toylar,eğlenceler v.b) ile doğru orantılıdır.Örneğin Türk müziğinde çok fazla koma vardır(Natürel olmayan notalar).Bu komalar müzik kültürümüzün derinliğin ifade eder.Mesela Türk sazı(Saz,Türklerde bütün çalgılara verilen ortak addır) olan kopuz,perdeli ve üç telli bir çalgıdır.Bu perdeler de naturel sesler de vardır diyez,diyez1,diyez2 ve bemol,bemol1,bemol2 vardı.Bu perdelerin herhangibir herine bastığınızda makam değişir.Bu Kopuzun günümüzdeki adı Bağlamadır.Bunun küçüğüne cura,daha büyüğüne divan sazı denir.her bir sazı kullanıldıkları toplantılar farklı farklıdır.Günümüzde bu sazlara renk saz diyoruz.Ana saz bağlamadır.mesela bir diğer sazımız tardır.buda telli ve perdeli bir çalgıdır.ses tonu daha farklıdır.Günümüzde kullanılan gitarın atasıdır.Ney kaval gibi üflemeli çalgılar ise daha çok tasavvufi alanlarda kullanılır.

   Bunlara ben neden değinme gereği duyuyorum;Çünkü Türk medeniyeti derinliği olan bir medeniyettir.Kadim bir medeniyettir.Çinliler dövüş tekniklerini,sırf Türklerin derin savaş tekniklerinden korunmak için geliştirmişler.Sonrada batılı tarihçiler,hiç bir atıf bile yapılmadan Çin dövüş sanatı diyerek tüm dünyaya bu şekilde lanse etmişlerdi.Adamlar Türk korkusundan koskoca set inşa etmişler.Varmı daha ötesi.Demek ki düz mantıkla,Türkler o dönemde ne kadar ilerideler ne kadar kudretliler ki Çin'liler set inşaa etme gereği duymuşlar.Çinlileri küçümsemiyorum ancak o döneme ait bir çok teknolojiyi bizden alarak yaptıklarını düşünüyorum.Aynı bu gün yaptıkları gibi.Bu gün de kopyalayarak,tersine mühendisliklerle  fason ve taklit ürünler çıkartarak belli bir teknolojiye gelebildiler.

   Son tahlilde,geçmişimizi arayıp bulmak ancak ve ancak bize düşer.Yabancıların yanlı düşüncelerine değil.Geçmişimizi ararken ne aradığımızı bilerek bu aramayı yapmamız lazım.Körü körüne değil.Öncelikle Türk yurdu olan Tanrı dağlarının bir kolu olan Aladağdaki Saymalıtaş kaya resimlerinden başlayarak Azerbaycan,Kars,Kızılcahamam gibi Türk Kurganları(Anıt Mezar,Mezar) başta olmak üzereburadaki tamgaların ne anlama geldiği,bu tamgaların başka nerelerde kullanıldığı Mısır hiyerogliflerinin ve Mısır medeniyetinin Tür medeniyetine mi dayandığı dünya üzerindeki piramitlerin çıkış noktası Türk piramitleri(Kağan Mezarları)olan Beyaz piramitler olup olmadığı gibi bir çok konunun tam olarak aydınlatılması gerekmektedir.

  Bu vesile ile buradan devlet büyüklerimize bir seslenişimiz olsun.Bu araştırmayı yapacak Türk tarihçilerine,dil bilimcilerine,antrapologlarına,arkeologlarına gerekli araştırmaların gerçekleştirebilmesi için maddi olarak sponsor olması ve yerinde araştırmalar yaparak bu bulguları dünya ile paylaşmasına olanak sağlamak büyük bir önem taşımaktadır.Kısıtlı imkanlarla bu araştırmayı yapan akademisyenler var ancak yeterli değil.Bu araştırmanın yukarıda saydığım akademik kürsülerden akademisyenler tarafından yapılması ve bu yönde bir veya bir kaç komitenin oluşturularak sahalarda çalışmalarının sağlanması elzemdir.Bu konu devlet politikası olmalıdır kanımca.

   Bir başka temennimde Türk devletleri ile bilim-sanat ve kültürel çalışmaları yapacak , alanında uzman kişileri oluşturacağı topluluklar ile karşılıklı ziyaretlerin yapılmasına olanak sağlamak.Bu topluluğun içinde Dil bilimcilerin de olmasında fayda var.Gidilen ülkelerin gelenek,görenek,örf adet,töre,halk  türküleri,halk edebiyatı halk oyunları,el sanatları gibi alanlarda ortak çalışmalar yaparak daha fazla birbirimizi tanımaya olanak sağlamak.

  Son olarak Türk devletlerine kültür turizmi konusunda turizm firmaları ile ortaklaşa uygun fiyatlarla b turlar düzenlenmeli.Mesela Orhun kitabelerine,Altay dağlarına,tanrı dağlarına velhasılı Türkün ayak bastığı ve bizlere miras bıraktığı ne kadar ören yeri varsa buralara turların düzenlenmesi, zannediyorum ki bizleri geçmişimiz ile derin bağlar kurmamıza yardımcı olacaktır.

   Bilhassa gençlerimiz Türk kültüründen oldukça uzaklaştı.Bu teknolojinin maalesef acı bir yansıması.Bilhassa akıllı telefonlar dünyayı elimizi altına kadar getirdi.Dünya kadar faydalı bilgilerin yanı sıra başka kültürleri de tanıma fırsatı yarattı belki ama maalesef kendi kültürümüzden de oldukça uzaklaştırdı.Bu negatifliği ancak kültür turizmi ile aşabiliriz diye düşünüyorum.

   Yazım biraz fazla oldu ancak bütün bunların dillendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.Biz bizi tanırsak,geçmişimizi bilirsek,özümüzü bilirsek,geçmişimiz ile bir bağ oluşturup geleceğe daha güvenle bunu taşıyabileceğiz.Anadolu'dan onlarca medeniyet geldi geçti.Bir tek Türk milleti,Türk medeniyeti kalıcı oldu.Bunun nedeni ise Türk'ün Töresine hep sadık kalmasıydı.

Asıl uzun olanı okumak gerektir üstâdım. Okumaktan, uzun ama bilgi dolu, eğitici öğretici olandan üşendiğimiz, kaçındığımız için zâten başa gelen geliyor. Eline emeğine, yüreğine sağlık. Güzel sözler eyledin. Şöyle başlayayım.

Hiç kuşku yok ki birçok şey çarptırıldı; bu yad yadırgı sözüm ona Türklük bilimcilerinin birçoğu da kilise misyoneri idi zâten. Zararları, zırvaladıkları ölçülemez. Bu konuda bildiğim ancak edin(e)mediğim iki çalışma var, anayım: 1. Kurşunlanmış Türkoloji, 2. Mahvedilmiş Türkoloji. Bu konu öyle derin ve acı ki, girersek -şimdilik- çıkamayız. Bu gün Orta Asya'nın durumunun olan durum olmasının nedeni de budur; aynı Çin'in bugün Uygur Elimizde yaptığı gibi Rus'un kendi kişisini iskân etme sîyâseti (Kazak Eli'nde örneğin), yer adlarını değiştirme kaldırma sîyâseti, kişi ile soy adlarını değiştirme, kendi adlarını yayma sîyâseti, ... , ... vehâsıl asimilasyon ve bağları koparma sîyâseti. Bir Kazak ilgili bir soruya şöyle yanıt verir: ''Ne olduğumu bilmiyorum, Türk kökenli de olabilirim, Rus ya da Moğol da. Bu biraz karışık.'' Esâsen bu yanıt, bu tür insanların aklının, beyninin, gönlünün karışık olduğunun bir göstergesi. Çünkü ölümden beter ölüm olan asimilasyon gerçekleşmiştir. Nazarbayev birçok şey yapmaya çalışıyor, ancak halkın belirli bir kısmında kimi şeyler öyle derin bir işlemiştir ki... Çok uzar bu konu. (Zâten toplumun bilmem kaçı da hâlihazırda Rus.) Bütün bunlara da yanlış bilgileri yayma, ayrıştırma sîyâseti yâni nîfak tohumları eklendi. Dil biliminde kullanılan Turkic, Turkish, ve benzeri kavramlar dâhi yeri geldi bilinçli (yerli yerince) kullanıldı ya da kimisi türetildi ki, Türk toplulukları arasındakı (dil) bağlar(ı) kopuk görünsün diye. Kazak Eli'nin önemli bir bölgesinin, uluşunun (vilâyet demek, dilimizdeki karşılığı) adı Türkistan idi. Bu ad kalktı. Şimdi daha yeni, yarım asırdan art-ık bir zaman sonra yeniden kondu. Sözün özü, çok şey oldu. Bu yaraları sarmak çok zaman alabilir.

Ancak; tüm bu genel tablo ile birlikte kimi konulara da dikkat etmelidir, etmeliyiz. Şöyle ki biz Türklerin göçebe olduğu doğrudur, ancak göçebe değil, yarı göçebe. Yarı, çünkü kışlak yaylak (yay = yaz; yaz da esâsen = bahar, bahar sözü Türkçe değildir; ayr. bkz. yayla sözü) geleneği vardır ve bu göç düzenli biçimde, büs bütün doğanın ve yaşanan yerin iklimin, coğrafyanın (ağır) koşullarına uygun bir biçimde, doğa ile uyumlu bir tüzüğe tertibe, düzene göre yapılıyordur. Yâni bir zorunluluktur. Bu olayı ve daha nice olguyu, Türk'ün üstünlüğü ağır gelip kompleks* yarattığından (söz gelimi bir söz değildir bu, evet, hepsi kompleks ve bizi aşağılama isteğinden kaynaklı.), bilinçli olarak Batılılar hep çarpıtıp farklı gösterdiler. Oysa burada olan belli olduğu gibi biz Türkler ve de genel olarak kır toplulukları muhteşem bir yaşam biçimi yaraştırmış, yaratmışlardır. Yâni (yarı) göçebelik vardır ve Türk yaşantısının omurgasının özünü oluşturur. Yine kurulan Türk şehirleri (Türkçesi ''balık'' ve balçık dediğimiz sözle ilgilidir, Uygur Ötüken Kağanlığı başşehri de Ordu Balık idi, aşağıda değineceğim) de bu olguya göre kuruluyor, kağan ile ileri gelenlerin ve bir kısım halkın içinde ve de çevresinde kaldığı şehirler kışlık şehir, yaylık (yazlık) şehir diye ayrılıp değişik bölgelere kuruluyor idi. Çokça şehirlerimiz var idi ve bunlardan birkaçı, örneğin Toğu (doğu demek olmalı) Balık, Bay (zengin demek) Balık, Ordu Balık, Biş (beş) Balık, günümüz Tıva'da olan ve Tıvaca Por Bajın (toprak şehir anlamına geldiği söylenir; Hakas ağzında da por diye bir söz ''kil'' gibi anlamda var idi doğru hatırlıyorsam) denen gibi balıklarımız, şehirlerimizdir. Bu konuda ileriki zamanda emîn olunuz, vakit buldukça çok muhteşem, güzel örnekler anacağım, göstereceğim. Zîra elimde bunun için çok sağlam çalışmalar, kaynaklar var.

Dolayısıyla bizler bütün hâline söylemek gerekirse kılıç yanında kalemi de, gazap yanında sevgiyi (içimiz ipek, dışımız çelik sözü güzel sözdür) ve adâlet ile eşitliği de, töreyi de, medenîyeti de kendi içinde doğduğumuz o ağır ve sert koşullarda/coğrafyada öyle bir buluşturmuş, yoğurmuş harmanlamışız ki, sanırım dünyalı buna hayret ettiğinden ötürü bu kompleksler ileri geldiği gibi yine bu yüzden dünyanın her bir yerinde Türklük Bilimi/Araştırmaları yerleri bölümleri var. Bu kırdan getirdiğimiz geleneklerin hemen hemen hepsini sonraki dönemlerde görmem mümkündür. Camiilerde, yapılarda, anlayışlarda, vs. Çok güzel dediğin gibi, ki geçen bir dangalak bana bir söz etti ve aynen dediğince dedim, biz bu değerlerimiz sâyesinde birçok toplum burada yok olup gidip müze olur iken bin yıldan daha uzun süredir burada hâlâ dim dik ayaktayız ve bengi de ayakta olacağız. Bana söz eden de Türk kökenli değil, ancak Türkiye'de yaşayan belli ki Anadoluculuk fikriyatında olan birisi idi. Kapağı yedi, def olup gitti. Bu yüzden işbu sözün hülâsası şu ki, gerçek bir biçimde kendimize odaklanıp hiçbir kimsenin dediğine bakmadan kendimizi araştırıp bulmalıyız. Mustafa Kemal Paşa'nın dediği gibi hakikatı arayan isteyen adamlar olmalıyız. Ne, aşağıda biraz ayrıntılıca değineceğim gibi, kimi kişilerin Batılıların söylediklerinden, uydurduklarından yola çıkıp utanıp utanma duygularına göre hareket ettikleri gibi hareket edeceğiz, ne de kendimizi kanıt kaynak olmadan bir yerlerde göreceğiz. Ne yad kişinin abuk sözlerine kulak asacağız, ne de dayanaksız işleri esas sayacağız.

[*Adamlar Vikipedi'de ilgili başlıkta Türk Kağanlığı'nın sınırlarını çizip ordu balıkı/ordu kenti yâni orduşehri(n bulunduğu yeri) {Ötüken} güyâ kendilerince ekledikleri bir diğer sınır olan ''etki sınırı/etki alanı'' dışında tutup göstermişler. Kompleks öyle ileri gidiyor ki beyni bile devre dışı bırakıp resmen felç ediyor. Bir devletin iyelerinin başşehrinin, orduşehrinin bulunduğu yer nasıl onların etki sınırının (etki sınırı neyse?) dışında kalıyormuş? Türkler milâdî birinci bin yılın en kudretli erkli devletini kurdular, demek çok ağır geliyor olmalı belli ki. Sakaları da illâ Fars, İndo-Hint gösterme derdindeler ki, ellerinden gelse Hunları bile başka gösterecekler; ancak sonuncu konuda kanıtlar öyle ap açık ve güçlü ki o çok sıkıyor ancak bu konuda bile ileri gidenler olmuştur/var. ordu sözü, günümüzde biz Türkiye Türklerinin kullandığı anlamda değildir. Mâlikhâne, saray, vb. gibi anlamlara gelir ve kağan ile ondan sonra gelen kimi üst kurlu/rütbeli kişilerin özel yapılarını anlatır. Bu söz kimi diğer Türk ağızlarında günümüzde ''orda'' gibi bir biçimde görülen sözdür (Ak Ordu/Orda, Alaş Orda, Tenger Orda gibi Orta Asya Türklerinin kurdukları teşkilâtlar vardır). Aslı ''ordu''dur ve or- kökü ile ilgildir; örneğin bu kökten gelen orun sözü ''location'' gibi anlama gelir. Yine baylı bir kavram adımız olan ve herkesçe bildik ''orkun'' sözü de bu kökten gelir. oran dediğimiz söz de bununla ilgili olmalıdır (yerli yerince, yerinde olan şey, olgu, durum, vs. gibi). İşte bu yüzden de ordu-ı hümâyuun diye anılan yapı böyle anılmıştır; çünkü en ulu başa âit bir yapı, konak, otağdır bu. army anlamına gelen söz ise sü'dür, ya da benim sıkça kullandığım üzere ''koşun''. Sonuncusunu çok sık olmasa da Azerbaycanlı kardeşlerimiz kullanırlar (qoşun; bu söz İran'da da var ve kullanılıyordu, bizim üzerimizden geçmiş idi, Türkçe diye kaldırıp yerine Farsça söz koydular, çok olmuyor bu iş olalı sanırım). sü sözünü ise subaşı deyiminden biliriz; Devlet-i Aliyye (geçen birisi resmen bunun ''âile devleti'' anlamına geldiğini îmâ etti, bilmezlik ancak bilmezliğinin ayırdında da olmamak böyle bir şeydir, o söz ''yüce devlet'' anlamına gelir ve devletin adı hiçbir zaman ''osmanlı'' olmamaştır, söz günümüzde ''âli menfaatler'' dediğimiz deyimdeki ilk söz ile kökteştir) çağında sü sözü su olmuştur. Orkun bengi taşlarında geçiş sıklığı yüksek sözlerdendir. Yine çeri (aslı çeriğ) de öyle. Bilge Kağan sü süledim, yâni koşunu sefere çıkardım (sülemek = sefere çıkmak, savaşmak değil, savaşmak ''sü(ng)üşmek'') der.]

İlgili kişilere gelince. Bu biraz seni şimdi şok edebilir, ancak o ilgili kişiler tam da andığın kişiler. Örneğin Mirşan'ın, ya da Keleş'in yaptıklarını kötü niyettir diye göstermem. Hepsi Türklük için bir şeyler yapmaya çalıştı, çalışıyor. Ancak bu işin içinde yıllardan beri olan (dil bilimi çalışmalarımın öncesine giden zamanlardan beri), ve bir zamanlar da bu ilgili kişilerin dediklerine inanan birisi olarak açık konuşmak üstüme görevdir ki, bu kişilerin söyledikleri ettikleri bilimli, akıl mantıkla îzâh edilebilecek şeyler değildir. Şöyle ki, belki o ya da bu konuda doğruları olmakla birlikte, hepsi (Keleş bu konuda hâriç olabilir) yukarıda andığım utanma duygularınca hareket eden ve bu yüzden olmadığı hâlde göçebeliğin hâricinde bir şeyler geliştirmeye çalışan ve bu durumu yaratabilmek için de sıkça ''göçmen'' sözünü kullanan kişilerdir ve bu kişiler her şeyi her yeri Türk îlân ettikleri, bildirdikleri gibi söylediklerini esâsen açıkça doğru düzgün kanıtla belgeyle savunamıyorlar. Ancak böyle olmasına karşın söylediklerinin kabul edilmesini istiyor ve de hattâ dayatıyorlar. ''Böyle olabilir.'' demiyorlar, ''Böyledir.'' diyorlar. Bu konuda Kâzım Mirşan hakkında olmakla geçmiş Rehâ Oğuz Türkkan'ın güzel bir sözü vardır, sanırım Teke Tek'te idi. Diyor ki ''Mirşan'ın söylediklerinin gerçek olmasını dilerim elbet, ancak her bir kezinde kendisine sorulduğunda kanıt gösteremiyor ki.''. Evet, kanıt gösteremiyorlar çünkü gösteremezler. Çünkü, bilmem kaç bin, on dört bin yıllık Fransa'da bir mağaradaki çizikleri çızıkları Türkçe yazılar diye okuyan(!) Mirşan, bunu nasıl neyle hangi yöntemle ettiğini kendisine sorulduğunda verdiği verebildiği tek yanıt hep şu olmuştur: ''Okudum işte.''. Böye bilim olmaz. Aynı kişi Orkun bengi taşlarının dört bin yıl olduğundan söz eder. Yine 8.000, hattâ 9.000 ve daha da öte yıllık devletlerden söz eder ve doğru hatırlıyor isem bunları da daha şurada 1000 yıllık olan Rus kaynaklarına dayandırır. Değil o zaman Türk'ün, Türk kimliğinin, yâni ulus kimliklerinin olması, o çağda insan oğlunun nasıl bir yapıda olduğu bile günümüzde bir bilinmez ve bu bilinmez de bilinmezliğini hâlâ koruyor. İnsanın içtimâî yapısı belli değil iken bu şahıs devlet üstelik bir de ulus devletten söz ediyor. Kendi kafasınca uydurduğu, bir biçimde bir şeyleri orada burada uydurduğu at oy bil, bir oy bil gibi adlarda olan -hayâlî- devletlerden söz ediyor. Bu dizini uzatmak mümkün. Tarcan ile Tüfekçioğlu da izcileridir. Özellikle Tarcan ile yıllar önce Facebook öbeğimizde bir sorun yaşadım ki, yeri gelmişken anayım.

Bir kezinde Oğuz adının anlamı kökeni üzerine bir yazı kaleme aldım. Her az çok doğru düzgün yazıda olduğu olması gerektiği gibi bir giriş kaleme aldım ve orada kısaca bu ad üzerine açıklık açıklama getirmeye çalışan kişileri ilkin andım. Gerisini o çağda bilgim düşüncem ne ise kendi bilgimce, kimseyi bağlı bir biçimde temel almadan taklit etmeeden getirdim ve fikrimi ortaya koydum. Bunun üzerine Hâluk Tarcan adlı bu şahıs kendisinin yazar olduğu bir yerde bir yazı kaleme aldı ve beni/bizi (o zamanlar öbeğin adı Ak Orta değil, Millî Tarih Kurumu) güyâ yabancı Türklük bilimcilerini savunmakla, onların ardından gitmekle ithâm edip yerdi. Yazısının gerisinden de anlaşıldığınca bunu kendi kasıntılı takıntılı fikirlerini anıp savunabilmek için yaptı. Zîra ona göre bu işi tek bilen ve ''süper ufuklar'' açan bir tek Kâzım Mirşan vardır. Seviyesini buradan anlamak gerektir. Bu Tarcan da piyanisttir bu arada. Bir de bir cinsel ilişki uzmanı, evet, sex uzmanı, Poroy adında kendini bilmez terbiyesiz biri vardır ki, o da bu takımdandır ve işittiklerime okuduklarıma göre Selçük çağında gelen Türk göçlerinin birer hikâyeden ibâret olduğunu savunup (nereden geldiysek? tonlarca kaynakları da kuşlar uydurdu herhâlde) süper ''ön Türk'' ''masallarından'' (onların masalları) söz eder. Bunlar gibileri ne yazık ki bu son çağlarda çok türedi üstâdım. Bilgisiz olan Bilgili'ler, yılların sinologuna, ömrünü bu işe vermiş, yerinde yurdunda okumuş araştırmış adamlara ''ben daha iyi biliyorum'' anlamlı sözler eden terbiyesizler vs. Bu Tarcan'ı ise birkaç kez dengesiz hareket etmesine karşın hoşgörü gösterip öbekte tutmuş, ancak en sonunda Hüseyin Nihâl Atsız ile ilgili bir paylaşım altına Atsız'a yönelik hakâretvârî, üstelik bir de tam da seçilemeyen sözler biçiminde sözler etmesi nedeniyle uzaklaştırmış, atmış idik. O ilgili açık konuşacağım ruh hastası yazısı da bunun ardından gelmiş idi. Muhtemelen biraz da hıncını çıkarmak istedi.

(Uzun geldi, devâmı altta. Bir yorum olarak gör.)
« Son Düzenleme: 27 Eylül 2018, Perşembe - 02:47 Gönderen: Caner Çetin »
İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
Keleş'e ise açıkçası çok değinmek istemiyorum. Doğrusu ben kendisinde çok büyük bir iyi niyet görüyorum, güzel, sıcak yönleri var gibi, az çok gördüğümce de güzel fikireri var, özellikle itikâdî olarak (Cübbeli denen ne yidüğü belirsizin bir takım yönlerini fişâ etmesi, itikâdî yâni dinî olarak kendisini geçmiş zamanlarda izleyebildiğimce temiz bir anlayışa sahip olması, Türklüğe ve geçmişine değer vermesi, Atatürk düşmanı olmaması ve kamlık gibi olguları bile kişiliğinde az çok birleştirme çabaları), ancak onun da konu Türklük Bilimine/Bilgisine/Araştırmalarına gelince ciddiye alınacak yönü yok desem, hiç de incitici söz eylemiş olmam. Kendisi, nasıl yaptı etti bilinmez, yasaklı bölge diye bilinen-olan beyaz piramitler diye bellenen yapıların olduğu yere gidip (?.), gidip de içeri girdiğini iddiâ edip buralarla ilgili olduğunu yine iddiâ edip birkaç görüntü paylaşmıştır. Görüntülerin yanında yazı da yazmıştır ki; bir yerde şöyle der, ''İçeride üç metrelik bir heykel var (bu heykeli göstermiyor ama, nedense.), yanımızdaki köylü (dikkat edin, köylü bir Çinliden söz ediyor(uz).) bunun bizim atamız Oğuz Kağan olduğunu söyledi.''

Bu sonuncu kısma dikkat çekmeye gerek yok ama.. takdiri okurlarımıza bırakmalıyız. Daha Türkiye'deki adam bile Oğuz Kağan kimdir bilmez iken tek derdi, üstelik ağır koşullarda, ekmek parası kazanmak için çeltik tarlalarında uğraşmak olan bir Çinli nasıl olur da Türk'ün kadim atası Oğuz Kağan'ı bilir, girmesi edilmesi zâten yasak olan bir bölgede ne işi olur da bilir... gülelim mi ağlayalım mi, bilmiyorum.

Velhâsıl sevgili üstâdım, elbet herkes içinde Türklük sevgisi taşıyor ve ben ve kimse bunu sorgulayamaz. En sevmediğimiz tipler bile yeri geliyor kendi anlayışlarınca da olsa içlerinde bir vatan, memleket sevgisi beslerler. En olmadık yerde en olmadık sözleri hareketleri olanların yeri geliyor iyi şeyleri de olmuyor değil ve olmuştur. Ben kimseyi yerin dibine sokmak istemem. Ancak durumlar ne yazık ki böyledir ve de vahimdir. Yâni bu kişilerin gerçek yüzlerini, hangi saiklerle hareket ettiklerini görmemiz lâzım, görmek zorunda ve mecburiyetindeyiz. Yoksa başımız daha da belâya girecek. Bizim bilimcilerimizin birçok konuda eksik ve de hatâlı oldukları doğrudur. Ancak sana temîn ediyorum. O ilgili kişileri okumak yerine insanlarımız sağlam olan bilimcilerimizi okusalar, okusalar idi bugün birçok şey çok farklı olurdu. Bahaeddin Ögel, Özkan İzgi, Zeki Velîdi Togan, İbrahim Kafesoğlu, Emel Esin, vs. gibi. Yenileri de yolda inşallah. En sonlarda andığın teknoloji olgusu var ya; evet, doğru. Ancak o da niye öyle, biliyor musun? İşte bu adamları okumadığımız, kısacası az çok sağlam, eksik bile olabilse de oturaklı, sağlıklı bir kültür kimliğine sâhip olmadığımız için. Beyin boş kaba benzer; içine ne girerse o. Baştan bir şeyler girmiyor ki, bir duvar, bir korunak, bir karşı koyan direnç, dayanç olsun. Kişi kendi bilgisini öğrenmez ise, herşeye açık olur, daha doğrusu daha doğru bir deyişle her bir şey ona girip onu kendisi (girenin özü) yapabilir, dönüştirebilir. Adam kendi güzelliklerini, değerlerini bilmiyor ki? Görmemiş, öğrenmemiş, bilmemiş. Bir de çok güzel andığın gibi, hep kendimizi ve kendimizden olanı yermek de var. Bunlar üst üste gelince hiç iyi şeyler olmuyor.

Yırcılık geleneklerimize. Sazdan çok güzel söz etmişsin, yeni şeyler öğrendim. Sana çok teşekkür ediyorum. Bu bağlamda şunu anayım. Ahmet Taşağıl usta ile kendisinin dâhil olduğu Kazak bir ekip geçen yıllarda üzerinde Türk üsüklü (harf) yazı bulunan 1500 yıllık bir dombra bulmuş idi. Bunu birtakım çalışmaların yapılması için Almanya'ya göndermişler; geri gelmedi/gelmemiş. Düşün olayın boyutunu. Şerefsiz, âdi köpek sürüsü târihimize kendi malımıza bile el koyuyor. Bu konuda ayrıca sana TÜMATA'nın çalışmalarını öneriyorum. Türk Musikisini Araştırma... gibi ad olmalı, getiremedim. Yine Göher Vural'ın iki önemli kitabı var, yır, yırcılık ile ilgili. Birisi bende var ancak daha okuyamadım; İslam öncesi Türklerde Müzik Kültürü mü ne adı. Diğeri de yeni çıkmışa benziyor, dört gün önce denk geldim. Selçük seramiklerinde, çinilerinde var olan çizimlerdeki çalgıları ve benzer betimlerden yırcılık geleneğimize dâir bilgilerini çıkarttığı bir çalışma. Çok önemli bir çalışma olmalı. Bunu da bir ara edineceğim. Bunlar ilgili çalışmalarında sana çok önemli bilgi zemini sunabilirler. Kendim daha okumadım. Ancak önemli oldukları görülüyor. Zâten konu üzerine de görebildiğimce çok az olan çalışmalardan bir ikisi.
« Son Düzenleme: 27 Eylül 2018, Perşembe - 02:56 Gönderen: Caner Çetin »
İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
Yazımda unutmuşum. O ''beyaz piramit'' denen piramitler ya da piramit denen yapıya yakın olan yapılar Çinlilere âit. Hemen temellerinin yanı başında zorla çalıştırılmış binlerce Çinlinin kemikleri, dolayısıyla göz yaşları, kanları vardır. Bu konuda National Geographics'in olmalı bir bilgiliği (documentary) de var, seyretmiştim. Bulabilir isem atacağım. Yâni bunca açık olan, belli olan bir konuyu bile kamu oyumuzda birileri öylesine bir çarptırıyor çarptırabiliyor ki, bize âit olmayan bir şey tüm toplumca, tüm elce, kamuca bizim diye belleniyor ve ''örtülen Türk târihi'' gözüyle bakılıyor. Oysa biraz ana hat bilgimiz olsa, kendimiz hakkında, bu yapıların bize neden âit olamayacağını çok çabuk anlayacağızdır. Daha yanına, altına, yanı başına bakmaya gerek bile duyamadan hem de. Çünkü Türk'ün anlayışı, yapısı, böylesi bir yapıyı inşâ etmez, durgurmaz.
İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
Yazımda unutmuşum. O ''beyaz piramit'' denen piramitler ya da piramit denen yapıya yakın olan yapılar Çinlilere âit. Hemen temellerinin yanı başında zorla çalıştırılmış binlerce Çinlinin kemikleri, dolayısıyla göz yaşları, kanları vardır. Bu konuda National Geographics'in olmalı bir bilgiliği (documentary) de var, seyretmiştim. Bulabilir isem atacağım. Yâni bunca açık olan, belli olan bir konuyu bile kamu oyumuzda birileri öylesine bir çarptırıyor çarptırabiliyor ki, bize âit olmayan bir şey tüm toplumca, tüm elce, kamuca bizim diye belleniyor ve ''örtülen Türk târihi'' gözüyle bakılıyor. Oysa biraz ana hat bilgimiz olsa, kendimiz hakkında, bu yapıların bize neden âit olamayacağını çok çabuk anlayacağızdır. Daha yanına, altına, yanı başına bakmaya gerek bile duyamadan hem de. Çünkü Türk'ün anlayışı, yapısı, böylesi bir yapıyı inşâ etmez, durgurmaz.

İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

YörükEfe

  • Ziyaretçi
   Doğrusu,sizin vermiş olduğunuz bilgiler,bende hayal kırıklığı yaratmadı dersem yalan olur.Yukarıda ismini zikrettiğimiz kişilerin varmış oldukları sonuç,Türk medeniyetinin tüm medeniyetlerin beşiği olduğu yönündeki bulgulardı.Sizin yazdığınız yazıyı özetlersek bu sonuca varılmasının zor olduğu yönünde.

   Ancak kafamı kurcalayan bir taraf var,Yıllar önce sanırım Kanal 6 olsa gerek Hulki Cevizoğlu'nun programına Kazım Mirşan ve Turgay Tüfekçioğlu yayın konuğuydu.Bu programda Kazım Mirşan'ın birkaç dilin yanısıra 7 Türkçe lehçesini de bildiği ve çok iyi çivi ve kaya yazıtlarınında okuyucusu olduğu iddia edilmişti.Bu programda ''Kaya Resimlerini nasıl okudunuz'' sorusuna ''E okudum İşte'' diye bir yanıt verilmemişti.Özellikle Saymalıtaş Kaya resimlerinden yola çıktığını buranında Türk yurdu olması nedeniyle diğer mağara resimlerindeki temel motifinde Saymalıtaş temel motifi ile neredeyse aynı olduğunu söylemişlerdi.Ve hatta bu programda daha sonra halı desenlerin ve tamgalarda birebir örtüştüğü yönünde kuvvetli bulgulara rastlamışlardı.

   Ben elbetteki bu yönde uzman değilim.Sizler gibi derinlemesine araştırma yapmadım.Benim yaptığım çalışma,merak üzerine Türk tarihini medeniyetini öğrenmek ve Atalarımızı daha yakından tanımak.Bu yönde karşıma kim çıktıysa araştırma yapmaya çalıştım.

   Elbette bilim,geçmişi birebir açıklayamasa bile yapılan kazılarda,ortaya çıkarılan eserlerde bizlere bir fikir veriyor.İşte bu nedenle,gerçeğe daha fazla yaklaşmak adına akademisyenlerimiz Türk tarihi konusunda derinlemesine çalışmalar yaparak ortaya çıkarılamayan bilgileri çıkarmak ve ehil olmayan kişilerin uluorta,yalan-yanlış bilgilerin önüne geçerek,gerçeğe erişmek.Tarihte yaşananları,hatasıyla sevabıyla tüm objektifliği ile dünya kamuoyu önüne sermek.

  Tüm isteğim,tarihimizi tarafsız,neler olmuş,neler yaşanmış,nasıl bir medeniyete imza atmışız,bütün bunları öğrenebilmek,yakın geçmişimizden yola çıkarak,Türk tarihinin tüm uzantılarını,taraf tutmadan kişileri,öbekleri,toplumları karalama ve yüceltmelerden uzak,objektif,her şeyin olduğu gibi bizlere aktarılmasıdır.Gerçekleri öğrenmenin hepimizin hakkı olduğunu düşünüyorum.Batı istemiyor diye,içimizde batı hayranları istemiyor diye,içimizdeki farklı zümreler kendi düşüncelerine ters gelen konuları almayıp işine geldiklerini alıyor diye ,iftiralarla karalamalarla,gerçeklerin çarpıtılarak bambaşka bir tarihi önümüze sermek açıkçası kendimize ihanettir.
 
Beğenenler: Caner Çetin

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
   Doğrusu,sizin vermiş olduğunuz bilgiler,bende hayal kırıklığı yaratmadı dersem yalan olur.Yukarıda ismini zikrettiğimiz kişilerin varmış oldukları sonuç,Türk medeniyetinin tüm medeniyetlerin beşiği olduğu yönündeki bulgulardı.Sizin yazdığınız yazıyı özetlersek bu sonuca varılmasının zor olduğu yönünde.

   Ancak kafamı kurcalayan bir taraf var,Yıllar önce sanırım Kanal 6 olsa gerek Hulki Cevizoğlu'nun programına Kazım Mirşan ve Turgay Tüfekçioğlu yayın konuğuydu.Bu programda Kazım Mirşan'ın birkaç dilin yanısıra 7 Türkçe lehçesini de bildiği ve çok iyi çivi ve kaya yazıtlarınında okuyucusu olduğu iddia edilmişti.Bu programda ''Kaya Resimlerini nasıl okudunuz'' sorusuna ''E okudum İşte'' diye bir yanıt verilmemişti.Özellikle Saymalıtaş Kaya resimlerinden yola çıktığını buranında Türk yurdu olması nedeniyle diğer mağara resimlerindeki temel motifinde Saymalıtaş temel motifi ile neredeyse aynı olduğunu söylemişlerdi.Ve hatta bu programda daha sonra halı desenlerin ve tamgalarda birebir örtüştüğü yönünde kuvvetli bulgulara rastlamışlardı.

   Ben elbetteki bu yönde uzman değilim.Sizler gibi derinlemesine araştırma yapmadım.Benim yaptığım çalışma,merak üzerine Türk tarihini medeniyetini öğrenmek ve Atalarımızı daha yakından tanımak.Bu yönde karşıma kim çıktıysa araştırma yapmaya çalıştım.

   Elbette bilim,geçmişi birebir açıklayamasa bile yapılan kazılarda,ortaya çıkarılan eserlerde bizlere bir fikir veriyor.İşte bu nedenle,gerçeğe daha fazla yaklaşmak adına akademisyenlerimiz Türk tarihi konusunda derinlemesine çalışmalar yaparak ortaya çıkarılamayan bilgileri çıkarmak ve ehil olmayan kişilerin uluorta,yalan-yanlış bilgilerin önüne geçerek,gerçeğe erişmek.Tarihte yaşananları,hatasıyla sevabıyla tüm objektifliği ile dünya kamuoyu önüne sermek.

  Tüm isteğim,tarihimizi tarafsız,neler olmuş,neler yaşanmış,nasıl bir medeniyete imza atmışız,bütün bunları öğrenebilmek,yakın geçmişimizden yola çıkarak,Türk tarihinin tüm uzantılarını,taraf tutmadan kişileri,öbekleri,toplumları karalama ve yüceltmelerden uzak,objektif,her şeyin olduğu gibi bizlere aktarılmasıdır.Gerçekleri öğrenmenin hepimizin hakkı olduğunu düşünüyorum.Batı istemiyor diye,içimizde batı hayranları istemiyor diye,içimizdeki farklı zümreler kendi düşüncelerine ters gelen konuları almayıp işine geldiklerini alıyor diye ,iftiralarla karalamalarla,gerçeklerin çarpıtılarak bambaşka bir tarihi önümüze sermek açıkçası kendimize ihanettir.

Hayal kırıklığını anlıyorum, ancak yaratmasın. Çünkü bu söylediklerim ve buradan çıkarılacak sonuç onların üstelik kanıtsız dayanaksız savunduklarından daha da yüce bir sonuca götürüyor. Şöyle ki, evet, bizlerin birçok medenîyete bir şeyler verdiği, yerine göre çok güçlü şeyler verdiği, temelinde yattığımız doğrudur. Birkaç örnek. Sümerlerin ne olduğu kesin olmasa da biz Türklerle ilgileri var; çünkü adamların dilinde yüz seksenin üzerinde Türkçe söz saptanmıştır ki bunun en önemlisi ''dingir'' diye verilen ve bizim erden dilimizde te(ng)ri diye gördüğümüz ancak birçok değişik söyleyişi de olan (te(ng)er gibi örneğin) sözdür. Günümüzde buna ''tanrı'' diyoruz ve aslî anlamı ''gökyüzü''dür. Yalnızca bu söz bile bize çok şey anlatıyor. Bu Sümerler Türk veya Türk kökenli olmayabilirler (dikkat, ikisi çok farklı), ancak bizden onlara bir şeylerin ihrâç edildiği, onların aldığı, bir ilintinin bağlantının olduğu açıktır. Benzer biçimde Emel Esin'in söylediği Çin'de milâttan önce bin yılında Çu denilen bir hânedân vardır ve bu hânedanın kimi nedenlerden ötürü Türk olduğu söylenir, en son kertede öyle icâp ettiği düşünülür; Çinin kendi anlayışlarında var olan ''göğün oğlu'' anlayışı örneğin bununla ilgili imiş. Yine Etrüsklerde de ilginç bir şeyler var. Bunları elbette görüyor düşünüyoruz. İskandinavların kullandıkları oyma yazı da kezâ öyle; imlerinin sayısı on altı idi ve bunlardan kendim saydım en az onu bizim üsüklere (harf) ya benziyor ya da yönü değişik olmakla birlikte bire bir aynı. Ancak buralarda bir bağ, bağlantı olsa da,

1. Bu durum o toplumların Türk olduğunu göstermez ya da göstermeye yeterince kanıt değildir.
2. Bu durum yine o toplumların Türk kökenli olduğunu da gösterecek diye bir kâide yoktur.
3. Bu durum biz Türklerle kadaş yâni akrâba olduklarını da göstermez, gösterecek diye bir zorunluluk yoktur.

Çünkü, her tür biçimde etkileşim olmuş olabilir. Örneğin bizim dilimizde bu gün ''tonlarca'' Arap ile Fars kökenli sözcük, kavram imi vardır. Yaratıcıya bile ''allah'' diyoruz çoğunlukla, yaradan, tanrı gibi sözler dışında (geçmişte de böyledir, hattâ kaynaklarda daha çok Türkçe kullanımlar göze çarpar; ta(ng)rı, bayat, çalap (buna Soğdça deniyor) vs.). Ancak bu durum bizim Arap ya da Fars olduğumuzu göstermez. Aksine, bir takım târihî süreçlerden, nedenlerden ötürüdür bu durum. Nitekim dilimiz de Altay diye tasnif edilir.

Ancak sorun şu ki ilgili kesimler illâ sıraladığım noktalar, hattâ ve hattâ özellikle ve özellikle ilkinin üzerinde duruyor ki bu tutumun nedeni duygulardır, aynen yorumunun son kısmında andığın bir takım kesimler misâli bu kesimin de bir şeyleri görmek istediği gibi görmesinden ileri gelmektedir. Çünkü bu tutum bilimli, bilime, doğru anlayışa uygun değildir.

Dolayısıyla burada yapılması gereken ince bile olmayan yalnızca temel olan ayrımlar vardır ki, bu ilgili kişiler bunu yapmaktan imtinâ ediyor, çekiniyor. Oysa çok güzel dediğin gibi gerçeğe, gerçekliğe erişmek için yansız, objektif bir bakış açısı ile çalışma ilkelerine iye olmak gerektir. Bir şeyleri ön koşul kabûl ederek, ''Türk olmalı elbet!'' diyerek, düşünerek bilim yapamayacağımız gibi ancak kendimizi kandırmış, kendimizi zorlamış, şartlandırmış ve inkâr etmiş oluruz ve bu yüzden de ancak mutlu edici olan gerçeği, hakikati dolayısıyla da kendimizi bulamayız, bulamamış oluruz. Bu insanların, her ne denli niyetlerinin Türklük yönünde olduğunu bilsem de ve esâsında kötek hak ederken ve hattâ işini doğru yapmaya çalışan bilimcilerimizi de haksız yere yerer iken bu haklarını teslim etmem de bile -ki birçok kimse bunu yapmak istemez ve ben bunu gâyet anlayışla karşılıyorum- benim onlara karşı iyi niyet göstergemdir, anlamak istemedikleri budur. Şartlanmışlar çünkü. Yoksa ben kendim de tahsilâtlı/okumuş bilimci, dil bilimci, târihçi, kazı bilimci vs. ya da benzeri değilim. Olmayanların da târih, dil araştırmasına karşı çıkmadığım gibi bunun ateşli savunucusuyum. Ancak gerçeğe ermek için bir yordam, usûl ve de çok önemli yöntemler olduğu gibi bunları ilkin öğrenmek, bellemek gerektir ki uygulanabilsinler. Kendimi övmem, hiçbir zaman da övmedim, ancak kimi konularda mütevâzı olmayı gereksiz görürüm. Ben, hem bazı şeylerden geçtiğim, gördüğüm için ve de kendim bu yordamı yöntemleri anlamaya çalıştığım ve de benimsediğim için birçok konuda iyi bir idrâka sâhip olduğum gibi yeri gelir birçok kimi ''akademisyenler''imizden bile birçok şeyi daha iyi anlarım. Bunun kimi bilimcilerimizce az çok teyitleri, takdir etmeleri de vardır. Doğru yordam yöntemler, hak anlayış benimsendiğinde ve en önemlisi bu iş bir eğilim/hobi ya da ''sıradan'' bir uzluk/meslek olarak değil, Türklük görevi, davâ meselesi olarak görülüp vazife sorumluluk şuuru, geleceğe nesillere insanlarımıza aktarmak ve onları akarmak (kültürlemek) yükümlülüğü ve de gönüllülük ile yapıldığında anlaşılmayan ve aşılamayacak iş, sorun, engel kalmıyor. Ancak daha yapının temeli baştan sakat atılırsa gerisinin gelmesi imkânsızdır, beklenmesi de beyhûde bekleyiştir. Bir söz vardır, balık baştan kokar diye. Daha makinenin (soyut anlamda) temel bilgisine sâhip olmayan kişinin mühendisliğini kılması beklenemez ve de o kişi de bunu zâten yapamaz. Ortaya koca faciâlar çıkar. Bu insanlar, bunları görmek istemiyorlar; ve birçok konuda bazan duyguları, bazan benzetmeler vb. ile hareket edip her bir şeyi yanlış yorumluyor ya da olmadık şeyleri doğru veya var diye gösteriyorlar. Benim, bizim itirâzımız tam da burada. Zâten çünkü bir de anlattıkları öyle cibiliyetsiz ki, bu dediklerinden adam akıllı bir kültür kimliğinin, sağlıklı bir yapı ile anlayışı çıkmıyor ve çıkmadığından zâten, bir şeylerin açıkça uyuşmadığından zâten söylediklerinin akıl zemininden yürütülmediğinin göstergesi, kanıtı, ispâtı oluveriyor. 

Bazan da, şunu da anmak gerek, bâzı şeyler çok derinlerde, çok gizlerde değildir. Bu da yine önemli bir ilkedir, bakış açısıdır. Bâzı zaman hepimiz olmak kayıdıyla çok yanlış yerlerde arıyoruz. Bu da diğer bir umûmî durum.

İlgili sunuma gelince. Ona o yıllarda, yalan olmasın, on yıl olmuştur o sunum yayınlanalı, ben de baktı idim. Hattâ bir kitabı da çıktı; kırmızı kapaklı, adını getiremiyorum şimdi, ''Tarih Türklerle Başlar'' olabilir. Orada da bu sunumda konuşulanlar yine sunulmuştu. Onu da okudu idim. Mirşan'ın birkaç Türk ağzını bildiği vs. doğru olabilir. Kendisi zâten Kazak köklü bildiğimce ve bunun da yeri gelmişken bunu da açıkça bir varsayım olarak ifâde etmekten geri durmayacağım ki, tam bu nedenden, yâni Rus emperyalizmi, baskılaması ve asimilasyonundan ötürü de kimi düşünceler, varsayımlar çıkmış olabilir. Kişilerin geçmişleri bazan kimi şeylere neden olabiliyor. Sonraları Almanya'ya gidiyor doğru hatırlıyorsam, orada mühendislik okuyor, savaş çıkıyor yarı kalıyor, savaş yıllarından sonra tamamlıyor vs. Doğru hatırlıyorsam bu biçimde idi. Dolayısıyla biliyordur, zâten birçok şey üzerine baş yormuş ve yayımları da var. Ancak bu durum yokarıda dediğimiz gibi çok bilgili olduğu, işleri olguları doğru yorduğu anlamına gelmez. İddiâlara gelince, kuşkusuz ki herkes kendinden için ya da çevresindeki insanlar desteklediği kişi için güzel iddiâlarda bulunurlar. Kaya çizimleri vs. bellidir zâten esâsen; çok büyük giz gizem yoktur, kimi konularda olsa da. Ancak genel itibâriyle yoktur ve o çizimlerimiz genellikle ''hayvan üslûbu'' denen üslûp üzerinden yürür. Bu ve benzerlerinin Moğolistan'dan tutalım Özbek Eli'ne dek, oralardan tâ Azerbaycan'da olan Gobustan'da görülmesi doğrudur. Dolayısıyla bunları ''okumak'' bir yormak işidir, ne olduklarını anlamak çıkarmak açmak. Ancak diğer işlerde işin içine yazı, imler, anlamları olan işâretler geliyor ki, buralarda verdiğim yanıtı geçerli. Orkun bengi taşları da herşeyi ile ap açık iken bunları da bir garip, bir saçma okur. Oysa bu yazı çözülmüş, anlatılanlar yüzde doksanın üzerinde anlaşılmış, var olan diğer kaynaklarla kıyas edilip doğrulukları varlıkları anlaşılmış ve daha nice bölgedeki (Kem -yenisey'in Türkçesi-, Talas, Koçkor, Türkistan, Altay Dağları, Tanrı Dağları, vs.) yazıtlar ve de yazmalar okunmuş anlaşılmıştır.

Diğer konuya. Öz tutacağım çok yorulmayalım diye. Yer üstündeki tüm mağaralarda, kayalarda, ... ve daha birçok nice yerdeki çizimler, betimler vs. bir birine benzeyebilir. Tüm toplumların, ulusların ürünleri bir birine benzeyebilir. Çünkü yeri gelir anlayışlar aynıdır; idrâk edilen bir şeyin idrâk edilmesi aynıdır; çünkü hepimiz aynı evrende yaşıyoruz. Bir örnek. Nazilerin kullandığı gamalı haç. Bunun ne olduğu üzerine çok ifâde var olup kullanımı bizden, Moğollardan (damga olarak, bugün bir Moğol damga gösteren yapı -sanırım Ulaanbaatar'da- üzerinde bir boy/toplum damgası olarak yer alır) başlar, Hint üzerinden tâ Kuzey Amerika'ya gider. Kökü kökeni nerededir bilinmiyor. Bu kouda da çok şey söylenebilir ancak çok uzun olmasını istemediğim için kısa tutuyorum. Yâni bu işler öyle derin ve uz araştırma, çalışma istiyor ki, onların yaptığı gibi kalıp anlayışça her hangi bir şey için ''Kökeni Türk'tür, şöyledir, böyledir'' demek kolay değildir. O ilgili gamal haç için de Mirşan ''oz damgası'' diyor ki, bunu da nereden getirdiği belli değildir. ''Sağ olsun'', öyle kötü de bir iş yaptı ki, ne yazık ki Nazi hayranı, militarist anlayışta kimi -sözde- ''Türkçü'' kesimler de bu dediklerime (militarist vs.) atıfla bu işâreti kullanıyor ancak büyük aff edersiniz aşağılık kirli kıçları yemediği için bunu açıkça ifâde etmeyip edemeyip ''bu biz Türklerin oz damgasıdır'' diyorlar. Yâni bir de bu gereksiz, arada kalmış, kendini bilmez, câhil cühelâ cânî Nazizim hayranı tayfaya malzeme de çıkardı. oz sözü daha doğrusu eylemi (oz-, ozmak) dilimizde geçmek, (bir şeyi) geride bırakmak, öne geçmek gibi anlamlara gelir. Bilge Kağan soylu hânedânın son üyesi Ozmış Kağan adında bir kağan idi. ''geçmiş'', yâni sanırım ''sıkıntılardan geçmiş, kurtulmuş, arınmış'' gibi bir anlamda olabilir, ama olabilir, öyle mi bilmiyorum. Yâni nereden ne getiriyor, ne uyduruyor, neye göre bunları yapıyor pek belli değildir.

Özeti, bu konu çok uzun üstâdım, acıklı da, ve son tahlilde aynen dediğin gibi kendimizi bulmak gerekliliktir, zorunluluktur, üzerimize sorumluluktur ve de hakkımızdır. Bunun yolları, yöntemleri belli olduğu gibi bu tür insanlar insanlarımızı yanlış yollara sevk ediyorlar ve bu yol üzerinde aydınlatıcı olduklarını sanar (diler) iken ortasında, üzerinde oturup engel oluyorlar ve de üstelik yalan yanlış bir takım saptamalarla da birilerine malzeme çıkarıyorlar. Yâni durumlar onlar açısından hiç de iç açıcı değil.
« Son Düzenleme: 27 Eylül 2018, Perşembe - 19:31 Gönderen: Caner Çetin »
İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
Ulu Han Altayım. Özüm, köküm, herşeyim.

İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

YörükEfe

  • Ziyaretçi
Gırtlaktan çıkararak icra edilen bir ses sanatı.Hafızam beni yanıltmıyorsa Tuva Türklerinin halk şarkıları olarak geçiyordu herhalde.Bu gırtlaktan çıkarılan değişik tondan sesler için çok küçük yaşta eğitim başlıyormuş.Çok zor bir sanat.
 
Beğenenler: Caner Çetin


Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
Gırtlaktan çıkararak icra edilen bir ses sanatı.Hafızam beni yanıltmıyorsa Tuva Türklerinin halk şarkıları olarak geçiyordu herhalde.Bu gırtlaktan çıkarılan değişik tondan sesler için çok küçük yaşta eğitim başlıyormuş.Çok zor bir sanat.

Evet, ulu bir iş üstâdım. Bu genel olarak tüm yırlarda* karşımıza çıktığı gibi daha çok, en azından ben öyle bir intibâ alıyorum, domuk (destan, Türkçesi, öyle ya, destanların yaratıcı babalarıyız, elbette dilde bir karşılığı da olacak) anlatma geleneğinin bir parçası olan -kay/yır ile anlatma kısmı, başka türlü araçlar da var ustamın ifâdelerinden anladığımca- kaylarda kullanılan bir uz bu. Tüm Türklerde vardır; Altay, Tıva, Hakas, vs. Yeri gelmişken doğrusunu bilelim diye anayım; adın doğrusu Tıva. Aynı Çuvaş değil, Çıvaş olduğu gibi. Yâhut ilginç biçimde Avrupa ağzıyla(!) Bakü deyip aslının yâni Türkçesinin Bakı olması gibi. Saçma işler; ama konumuz değil.

İlk verdiğin yır Saydaş Monguş adlı bir Tıva kardeşimize âit. Bildiğin Ötüken'i anlatıyor. Burada çok önemli olan şu. İlgili ad hâlâ onlarda/bölgede kalmış ve yaşıyor; tek ayrıtla, söz ''ötügen'' olmuş. taiga sözü ise bildiğimiz tâbî kuşak olan taygayı anlatıyor. Bunun Türkçesi yine Orkun bengi taşlarında geçen yış sözüdür, ör. Ötüken Yış. Yâni adamımız bildiğiniz Ötüken'i anlatıyor. :) ''ötügen taiga çurtuğla men'', yâni, Ötüken yışında/taygasında yurtlarım (yaşarım) ben. çurt sözü yurt'tan dönüşme; aslî biçimi bizim bugün dediğimiz gibi 'yurt'tur. Başka yırları da var, bakabilirsiniz.

İkincisi ise Moğolca. Bilmeyen birisi Tıva Türkleri diye vermiş; ''Cengiz Han'a Övgü'' diye girerseniz karşınıza çekimin aslı çıkacaktır. Tabi adam Tıva olabilir, ancak sanmıyorum. Bu arada çalgısında kadağ/calama/çaput var. Geçen andığım olay.

*Kimi ağızlarda (Nogay bunlardan biri olmalı) dönüşmüş biçimi ''cır'' diye yaşar.

Bu bağlamda Levent ustamızın şu yazısını da geçelim, ileri bilgi göstermek adına:

“ırağu” “takşut”

Dünyanın bütün kültürleri gibi Türklerde de şiir kavramı, ilk başlarda ozanların çalgılarıyla tuttukları ritm ve melodi üzerine söyledikleri sözlerden oluşuyordu. Bu nedenle kabaca “modern” diye adlandırılan tür ortaya çıkıncaya kadar hepsinde yaklaşık benzer biçimde heceye benzer ölçü, uyak benzeri özellikler vardı.

Türkçe “(y)ır” sözü müzik için kullanılan. Buna eşlik için söylenen “koşuk/koşma” “yuğ” “sağu” gibi kavramlar işlenen konuyla ilgilidir ama gerçekte bu üç tür Türklerde şiir kültürünün kökeniyle ilgilidir.

Yazıya işlenen bu nazım ürünleriyle ilk olarak Turpan Uygurları döneminde karşılaşıyoruz. Bu dönemde, Budist kültürün etkisiyle samgarıt dilinden “şlok” sözünün alındığını görüyoruz. Şlok genellikle dört sıradan oluşur (bu 2, 3, 4lü dizgelere “padak” deniyor), genellikle başta uyaklıdır ve din ya da din dışı konular işleyebilir. Bu şlok yazımı sonradan “şilük”e kadar Türkçeye uyum gösterecek değişimler geçirmiştir.

Yazılı nazım türü için Kaşgarlı Mahmut’un “takşut” dediğini görüyoruz. “ırağu takşut” deyimi genel olarak nazım türünü ifade etmek için kullanılır. Buradaki ırağu sözü “ır+a+gu” formülüyle oluşuyor ve şiir kavramını değil, harmoni, ahenk, insicam gibi şiirin yukarıda da değindiğim melodik yapısını işaret etmek amacıyla söyleniyor. takşut’un yalnız kullanıldığını çok görmedim; kullanıldığında ise şiirden çok nazım türünde yazılmış ürünleri kast ettiğini düşünüyorum.


Mehmet Levent Kaya, 2016.04.07, Facebook profili.
« Son Düzenleme: 30 Eylül 2018, Pazar - 17:42 Gönderen: Caner Çetin »
İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
Kay örneği (Moğolların höömii dedikleri, kimi yerde bu sözün hömey/kömey yazıldığını görürsünüz dediğim gibi, Altaylar ''kay'' der). Altay(lı) Eles Tadıkin'in kayladığı kay. Yazıda da görebildiğiniz gibi ''Altaylı Batır/Kahraman Domuğu 'Altay Buuçay''' diyor. Bir saatı aşkın. Altay Buuçay adlı bir batırın/baturun domuğunu anlatıyor/kaylıyor. Manas gibi düşünün.


Burada ise daha çok olağan yırlar söz konusu. Yine Eles Tadıkin. Dikkatlice dinler iseniz kimi sözleri anlayacak, size bildik olduklarını göreceksinizdir. Altay ağzı onca da uzak değil bize.


İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
Bu sevgili kardeşimiz yurdumuzdan. Sanırım bu uzu bilen çok az birkaç kişiden. Altay Kay'ın Kay* Kojo(ng) yırını yırlamış. Altta benim de bir iki yorumum var, dileyen bakabilir.

*Esasen ''i'' ile yazılması doğru olan, ''y''den farklı bir sesi gösteriyor çünkü. Bizim yazı dizgemize göre belki daha çok y gibi yeğleniyor, ve biraz da öyle söyleniyor. Ondan y ile yazıyorum. Esâsen o ses dolayısıyla söz biraz başka.

İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

YörükEfe

  • Ziyaretçi
Doğu Türkistanlı sanatçı Abdürehim Heyit'in Uçraşkanda” (Karşılaşınca) ezgisi.Doğu Türkistan Türkçesi ne kadarda Anadolu Türkçesine benziyor.


 
Beğenenler: Caner Çetin

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
Doğu Türkistanlı sanatçı Abdürehim Heyit'in Uçraşkanda” (Karşılaşınca) ezgisi. Doğu Türkistan Türkçesi ne kadar da Anadolu Türkçesine benziyor.


wGR

Oğuz adının okları çoğulu olduğu geç dönem anlayışıdır; buna “halk etimolojisi” denir. Bunun nedeni, adın Bilge Kağan’ın yazdırdığı anıtlarda açık biçimde “wGz” diye yazılmış olmasıdır. Oysa aynı metinlerde, k ve K ünsüzlerinin peşinden ünlülü bir ek gelse bile sedalaşması görülmez. Dolayısıyla bu ad ok sözünün çoğulu olsaydı “wKz” ya da “(wk)z” biçiminde yazılırdı.

Yine diğer Altay dilleri ve özellikle de Türk dilinin en uzak kardeşi Çıvaş dil özelliklerinden görüldüğü üzere Türkçe bir r > z dönüşümü geçirmiştir. Buna göre bu adın da “ogur > oguz” (wGR > wGz) biçiminde bir dönüşüm geçirmiş olması gerekir.

Uygur adının “uy-” eylemiyle ilgili olması da başka bir halk etimolojisi örneğidir. Bunun nedeni de o eylem sözünün yine Bilge Kağan’ın yazdırdığı anıtlarda “ud-” biçiminde geçmesine karşın boy birliğinin adının açıkça “wYGR” biçiminde yazılmış olmasıdır. Eylem kökü “uy-” olmadan boyun adı kendi başına d > y dönüşümü yaşadıysa, ilginç bir durumla karşı karşıyayız (ya).

Türkçe’de ağır ~ yağır ~ yığır, alpağu ~ yalpağu ~ yılpağu, edik ~ yedik, ır ~ yır, uşuk ~ yuşuk benzeri örneklere bakarsak, kimi ağızlarda öne çıkmasına karşın kimi ağızlarda yiten bir “y” sesi görürüz. “uygur” adının bir başka sesletimi “yugur” biçimindedir. Burada da uygur ~ yugur ~ ugur (wGR) biçiminde ağız ayrımları görebiliriz.

Buradan bakarsak aslında Uygur ile Oğuz’un aynı adın başka ağızlarda söyleniş biçimi olduğunu çıkarabiliriz.


Mehmet Levent Kaya, 2017.05.26, Facebook.

Halk bilimi açısından da Uygur ile Oğuz aynı görülür. İkimiz de gâlip ihtimâl aynı soyuz esâsen. Tek ayrıt, erken bir dönemde herhangi nedenden bir yerde bir ayrılma olmuş gibi. Uygur adı ise daha milâd sularında Çin yıllıklarında geçen bir addır. Oğuz adının ise ilkin biçimi yazıda belirtildiği gibi Ogur (Oğur) biçimidir. oğuz hâline ilkin 627 yılında rastlanıyor; sanırım yine Çin yıllıkları. O sırada Türk töresinin (devlet)/Kağanlığının doğu yönünde çözülme ve dolayısıyla bir takım sıkıntılar, vb. söz konusu.
« Son Düzenleme: 30 Eylül 2018, Pazar - 21:46 Gönderen: Caner Çetin »
İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
Gırtlaktan çıkararak icra edilen bir ses sanatı.Hafızam beni yanıltmıyorsa Tuva Türklerinin halk şarkıları olarak geçiyordu herhalde.Bu gırtlaktan çıkarılan değişik tondan sesler için çok küçük yaşta eğitim başlıyormuş.Çok zor bir sanat.

Küçük yaş derken. Yukarıda andığım Ali Efe kardeşimiz bundan kısa bir süre önce şu çekimi yükledi. O sırada 19 yaşında imiş ve o seviyede gırtlaktan söylüyor. Dediğin gibi, uz gerektiren iş üstâdım. Ondan beri 7 yıl geldi; ve bunun öncesi de var. Kardeşimiz kendini demek çok iyi yetiştirmiş, tâ yıllar öncesinden. Solda.

İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
@YörükEfe.

Sözün üzere baktım, dinledim. Tam sana bunu gönderiyordum ki üstâdım, vaktin geçliğinden olsa gerek ki işi karıştırdım, senin gönderin gitti. Mâzur göresin. Sana gelsin.

İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun
 

YörükEfe

  • Ziyaretçi
@YörükEfe.

Sözün üzere baktım, dinledim. Tam sana bunu gönderiyordum ki üstâdım, vaktin geçliğinden olsa gerek ki işi karıştırdım, senin gönderin gitti. Mâzur göresin. Sana gelsin.


Var olasın üstadım,çok sevdiğim bir Türküdür.Dert etme,bazen böyle karışıklılar olabiliyor,senin canın sağolsun.
 
Beğenenler: Caner Çetin

Çevrimdışı Caner Çetin

  • Varlığımız Türk varlığına armağandır.
  • Buyruk
  • *
  • İleti: 3283
  • Beğeni Sayısı: 604
  • Cinsiyet: Bay
  • ''Sizlerin birisi, onların yirmisine denktir.''
  • Referans Olunan Üye(ler): 5
    • Profili Görüntüle
Orada altın okla başlayarak altın, gümüş çını ve kaptan dokuz kere dokuz(217), oğul ve kızdan dokuz kere dokuz, at ve deveden dokuz kere dokuz, çeşitli eşyalardan dokuz kere dokuz tanesini armağan verip görüşen Burhan'ı serpmenin dışında karşıladılar.

*

Kırın kamcı geleneğinde dokuz sayısı çok değerli ve kutsal sayılır. Dokuz kere dokuz olunca katmerli kutsanmış olduğu düşünüldüğü için yapılan işe verilen önem belirtilmeye çalışılmış.

Moğolların Gizli Tarihçesi, Kronik Kitap, Moğolca aslından çeviren Mehmet Levent Kaya. En üstte verdiğimiz aktarma metninin ilgili yeri için verilmiş 217ci dip açıklama.

Bu geleneğe günümüz bizde de birçok yerde denk gelinir. Örneğin ''dokuz doğurmak'' deyiminde.

Çını bizim sıvı içmek için kullandığımız gelenek gereçtir. Uygurlarda, Kazaklarda vs. tas, çanak yapısında gördüğünüz. Çay vs. onda içilir.

Serpme keçe evin (çadır değildir) girişi üstünde asılı olan serpmedir. Usta burada https://www.facebook.com/leventkayausta/photos/a.106629843027865/536608226696689/?type=3&theater verdiğimiz yazısında şöyle demektedir:

''serpme (үүд). Ağaç "kapı (хаалга)" bulunmadan önce girişteki açıklık bu ağır keçe parçası ile örtülürdü. Aynı gelenek günümüzde de sürmektedir. Türklerde kapı (хаалга) çift kanatlı olur ve gün doğumu yönüne bakar. Moğollarda ise kapı tek kanatlıdır ve artık güneye bakıyor. Buriad başkenti "ulaan-üüd=kızıl serpme" adı bu sözden gelir.''

En ulu, yüksek tuğ sayısının dokuz olması bu yüzdendir.

Görüntü anılan koş kanat kapılı (yâni Türk) bir evi gösterir. koş, çift demektir.

Bilgilendirme Sayfası, 2018.10.02 günü saat 19:49.



Kaynak: Altayist Dil Bilimci M. Levent Kaya - Bilgilendirme Sayfası. Levent ustanın Facebook bilgilendirme-tanıtma yüzüdür. Bkz. https://www.facebook.com/leventkayausta/photos/a.106629843027865/702556243435219/?type=3&theater
« Son Düzenleme: 02 Ekim 2018, Salı - 19:57 Gönderen: Caner Çetin »
İnanmaktan korkma. Çünkü inanmaktır yaşamı gerçek anlamda var eden, öz veren. İnanmaktır, değiştiren ve olduran. İnanırsan, ama gerçek inanırsan, en zor anlarında inancın senin yanında olacaktır. İnanmak, inanmaktan da ötedir çünkü.

https://www.facebook.com/binyiltumengun